Çocukluk Çağında Kaygı

Hepimiz çocuğumuzun sağlıklı olmasını isteriz. Hem fiziken hem de ruhsal yönden.

Yemek yedirirken doğru ve sağlıklısını seçtiğimizi biliyoruz. Peki ya davranışlarımızda?

Davranışlarımızın çocuğumuzu nasıl etkilediğinden emin olabilir miyiz?

Bizim “Hayır” dediğimiz ama başka ailelerin “Evet” dediği bir konuda hangi ailenin doğru yaptığını kim bilebilir?

Şanslıyım ki Bir Kahve Molası’nı takip eden bir uzman benimle kontağa geçti. Yazılarını ve bilgilerini bizlerle paylaşmak istedi. Ne diyebilirim? Bilirsiniz ki uzman olmadığım konularda kaynak belirtmeden yazmak istemem.

Söz konusu uzman Psikiyatr Dr. Sedat İrgil. İlk konumuz ise Çocukluk Çağında Kaygı ve Nedenleri.

İşte sevgili Psikiyatr Dr. Sedat İrgil ve yazısı. Sizlere ışık olmasını dilerim.

Çocukluk çağında kaygı.

Nereden başlamalıyız ?

Tabii ki “anksiyete”nin tanımı ile başlamalıyız. Aslında içinde bir parça bilim içeren her şey önce tanımlanmalı. Bu yapılmazsa farklı farklı tanımlarla sanki aynı şeymiş gibi konuşmaya çalışıyoruz.

Tanım olarak Anksiyete “ruhun ağrısı” dır. Diz ağrısı gibi düşünün. Diz ağrısı çok yol yürüdüğünüz için, dizinizi bir yere çarptığınız için, romatizmadan veya tehlikeli bir tümörden olabilir. Yani diz ağrısı aslında bir habercidir.

Anksiyete de bir habercidir. Her türlü ruhsal hastalık yüzünden  olabilir. Şizofreniden okb ye dek. Aslında psikiyatride “anksiyete bozukluğu” tanısı yok. Alt türlerine göre “genelleşmiş anksiyete, panik bozukluk vb.” gibi tanılar var. Ama kolay anlaşılması için anksiyete diye kısaltılıp geçiliyor.

Anksiyete tepkisi insan sağlıklı iken de olur. Olması da gerekir.

Çevreden veya içsel sorunlardan kaynaklanan zorlanmayı “bilince” haber verir.

Uzun bir yol yürüdüğünüzde ayağınızın ağrıması gibi bu gelişmenin bir sancısı olabilir. Bazen de artık bir uyarıdır. “Daha fazla yüklenme, dayanamıyorum” der bilincimiz. Bu nedenle “optimal” bir stres psikiyatrik gelişme de istenen bir şeydir.

Yani dayanabileceğimiz kadar gerilmek, iyidir. Öğretir, savunmaları harekete geçirir ve bizi geliştirir.

Peki konumuz çocuklarsa; çocukluk çağında bu “sağlıklı stres” ölçüsü nedir ?

Bunun net bir yanıtı, bence olamaz.

Her çocuğa, genetik yapısına veya ebeveyn tutumuna bağlı olarak değişir.

Kültür ve çoğrafya da etkilidir.

Bunu şöyle hayal edin. Bir silah sesi duydunuz, eğer Suriye’de yaşıyorsanız farklı, Norveç’de yaşıyorsanız farklı tepkiler verirsiniz.

Yine iyi bir örnek olarak, “kurban keserken çocuğa göstermeyin” fetvaları verilebilir. Vejeteryan bir aile ile hayvancılık veya kesimhanede çalışan bir ebeveynin çocukları çok farklı etkilenecektir.

Bu nedenle bence doğruya en yakın yaklaşım, gerçekleri baz alan ve içinde yaşadığı koşulları gözeten bir ölçüde stresle tanıştırmaktır.

Yani örnekten gidecek olursak, eğer çocuk

aşırı bir tepki vermiyorsa,

merak ediyorsa,

belli aşamalara dek sağlıklı ve meraklı çocuk doğasını koruyabildiyse,

izin verilebilir.

Hatırlarsanız kendi çocukluk çağlarımızda bu denli korumacı bir tutum yoktu. Çoğumuz için de bu tür törenler travmatik veya kaygı verici değil tersine keyifli ve değişikti.

Ailemizin ve çevremizin tutumu bize yoğun olarak “bu stres değil olağan, olması gereken hadi sen de katıl” mesajı veriyordu.

Şu an çocuklarımızı geren veya hızla artan “anksiyöz ve fobik”  tutumları yaratan nedir ?

Sanılananın aksine bunu en çok yaratan şey “korumacı tutum”dur.

Bu tutumun okul öncesi çocuktaki teknik adı “davranışsal baskılanma” dır. Bu aşırı korunan ve gözetilen çocuklarda ortaya çıkan bir tablodur. Muhtemelen kaygılı ebeveynler ve genetik yatkınlık da bunda etkilidir. (Sanılanın aksine psikiyatride genetik kalıtım çevre kadar, ve belki de daha fazla önemlidir)

Bu çocuklar evde rahat, hatta sınırsız, sorumsuz, herşeyi hak gören çocuklardır.

Yemekler onlara göre düzenlenir.

Dede, nine, anne ve bakıcı çocuğun parmağında oynar.

Televizyon ve oyun odası emre amadedir.

Yine de sürekli mızırdanan ve talepleri bitmeyen bir çocuğumuz vardır.

Ama dışarı çıkınca tablo değişir, o “canavar” gider, artık tırsık, sosyalleşmeyi bilmeyen, arkadaşlık kurmaktan geçtim kendini ifade edemeyen, garsondan su isteyemeyen bir çocuk geliverir.

Her yerde ebeveynlerden biri el-göz mesafesinde olmalıdır.

Tuvaletten sonra ıslak mendille silinmesi gerektiğinden tuvalete birlikte gidilmelidir.

Kıyafetlerine birşey dökülürse hemen değişmelidir.

“Çok titiz doktor amcası” gizli övünmeleri, sosyalleşme ve grup içi davranışlarda yakınmaya dönüşür.

Dış dünyanın kurallarından habersiz yaşayan küçük prens-prenses dış dünyadan nefret etmektedir.

Kreş istemez, kardeş istemez, hatta yabancı ve misafir istemez.

Bu fanusta yaşamın ağır bedeli, gündelik hayatın her alanındaki küçük streslerin ağır fobilere ve kaygı bozukluklarına dönüşmesidir.

Sürekli mızırdayan ve talepkar bir çocuk, yorgun ve şaşkın, medyanın dedikleri ile gündelik yaşamın gerekleri arasına sıkışmış anne-baba, giderek gerilen aile ortamı da bu kaygıyı arttırır.

Gece ağlamaları, kabuslar başlayınca yardım aranır.

Anksiyete tanısı konur, ilaçlı ilaçsız yöntemler, envai çeşit pedogojik yaklaşım denenir.

Genellikle baba, ya da yardımcı roldeki ebeveyn bir noktada bir gerekçe bulur, yavaş yavaş evden uzaklaşır.

Fazla mesai, halı sahada maç veya uzak görevler olabilir bunlar, ama evde çocukla kalanın yükü artar, kaygısı da.

İşin biyolojik, genetik vb. yönleri sonraki yazıların sorunu ama başlıktaki soruya net bir yanıtla bitireyim yazıyı.

“Genetik de olsa aile içi çatışma da olsa kaygılı çocuğun nedeni, en temel nedeni ailedir”.

Psikiyatr Dr. Sedat İrgil

Not: İşte Ailenin önemi…. Herşeyin başı aile.

Bir Kahve Molası

Bahar Anahmias

Okumaya ve kitaplara aşık, öğrenmeye tutkulu, dijitale düşkün bir anne ve aşık bir eş.

%d blogcu bunu beğendi: