Bulanlar Ancak Arayanlardır

Ben televizyon seyretmekten pek hoşlanmam. Zaman zaman tutku haline gelmiş dizileri veya sinemada kaçırdığım filmleri seyrederim tabii. Uzun süredir beni sürükleyen bir diziye denk gelmemiştim ki kardeşim The OA adında bir diziden bahsetti. Dizi ezberbozan bir tarz ile çok farklı kitleleri etkilemeyi başarmış. Ben de çok etkilendiğimi itiraf etmeliyim.

Bir eğitmen ve ergen koçu olarak dizinin neredeyse her bölümünde notlar aldım. Kitap okurken altını çizer gibi karakterler konuşurken telefonumun notlarına yazdım “özlü” sözleri. Hatırlamak için, geri dönebilmek için evrensel mesajlara.

Dizinin bir bölümü ergenlerle çalışan bir öğretmenin mesleği ile arasındaki bağı sorguluyor:

Okulda sürekli başkalarına zarar veren, yönetimin tahammül sınırlarını aşmış ve okuldan atılmasına karar verilmiş bir genç var. Öğretmeni de velisini bu kararı doğrultusunda bilgilendirmek üzere okula davet ediyor. Amacı “Yeter artık!” diyebilmek. “Oğlunuz diğer öğrencilerin öğrenme hakkını elinden alıyor. Herkese zarar veriyor. Davranışları kabul edilir değil. Kullandığımız caydırıcı yöntemler de pek fayda etmedi. Tek çözüm oğlunuzun ayrılması. Üzgünüm ama oğlunuz bu okuldan atılacak!”

Bu sözleri söylemek, bir öğrencinin eğitim hayatında böylesine hayati rol almak sanırım hiçbir öğretmenin istemeyeceği bir durumdur. Öğretmenlik ilke olarak öğrencilerin hayatında olumlu değişiklikler yapabilme hayalini barındırır içinde.

Peki ya ebeveynler açısından bu durum nasıl karşılanır? Elaleme rezil olmak, başarısızlık, öfke ve daha bir çok olumsuz duygu ile başetmeleri gerekir.

Ergenin çaresizliği ve zorbalığın altındaki güvensizliği ayrı mesele.

İşte OA bu noktada ibreyi öğretmene döndürüyor ve soruyor: “Neden öğretmen oldun? Zaten sana ihtiyacı olmadan da başaracak, öğrenmeye aç, istekli, çalışkan çocuklara birşeyler öğretmek için mi yoksa dış dünyadan korkan, veya olan bitenin içindeki adaletsizliği farkettiği için tüm dünyaya öfkeli, öfkesini nasıl kontrol edebileceğini bilmeyen, gerçekten yardıma, sevgiye, farkedilmeye ihtiyacı olan, senin etkinle değişebilme potansiyeli olanların hayatlarına dokunmak için mi?”

Bana göre cevap her ikisi de.

Öğrenmeye hazır, ne verseniz hap gibi yutan, zeki, çalışkan öğrencilerle çalışmak inanılmaz keyif verir öğretmene. Leb demeden leblebiyi anlar, ödevleri her zaman vaktinde ve tamdır, anlamadığını farkeder, sorar, ilerler. Kolaydır öğretmenin işi çünkü bu tip öğrencilere yol gösterici oluruz, onlar zaten başarılı olacaktır. Yollarının bizlerle kesişmesi gurur verir bize. Peki ya zor olan? Dersin akışını bozan, saygısız, isteksiz, ilgisiz olanlar? Öğretmenin, sınıf arkadaşlarının, idarenin sabrını tüketenler? Onlara ulaşmak mümkün mü? Ne oldu da bu öğrenci ya da öğrenciler böyle oldu? Onların şu anki durumları gelecekte işe yaramaz olacakları anlamına gelmiyor. Bir yerlerde yolunda gitmeyen birşeyler olmuş ve onlar da vazgeçmişler başarmaktan, uyumlu olmaktan, “cici” çocuk olmaktan.

Sebeplere odaklanmak bazı durumda faydalı olabilir ama ergenlerin ihtiyacı olan farkedilmek ve kabul edilmek ve inanmak. Önce onlar inanacak “henüz” başarmamış olsalar da başarabileceklerine. Onlara inanan ebeveyn ve öğretmenlerinin varlığı ile sarıp sarmalanarak.

Çok klişeleşmiş bir örnek olsa da etkileyici olduğunu düşünüyorum:

Yürümeyi öğrenmeye çalışan bir çocuğu düşünün. Düşer, kalkar, sendeler, iki adım atar, devrilir. Denemekten sıkılmaz, vazgeçmez, Bu iş bana göre değil, ben yapamayacağım demez. Çünkü henüz yürüyemiyor olsa da emeğinin, çabasının karşılığını alacağına inancı tamdır. Ve tabii ki başarır.

Geçtiğimiz yıllarda seyrettiğim bir Tedtalk geliyor aklıma. Konuşmacı Carol Dweck “Henüzün Gücü” – The Power of Yet adlı konuşmasında bir şeyi “henüz” yapamıyor olmanın içindeki gelecek umudunu farkettirmişti bana. Anı yaşamanın ne kadar önemli olduğu bilincinin geliştiği, “mindfulness”ın her geçen gün daha da popüler olduğu günümüzde şimdinin, şu anın farkındalıklarıyla yarına bakmak.

Şu an hangi noktadasın?

Gerekli seviyeye ulaşmadıysan bu asla ulaşamayacaksın demek mi? İhtiyacın olan seviyeye ulaşabilmek için kaynakların ne?

Sana neler engel olur? FARKET!”

Vazgeçmeden önce resme bir de henüzün gücüyle bakmakta fayda var.

Şimdi bir kağıt ve kalem alın. Ve şunları yazın:

– Anlamıyorum.

– Yapamıyorum.

– Bu konuda iyi değilim.

Şimdi kalemi bırakın. Derin derin nefes alın. Mümkünse bir tur atın ve tekrar masanızın başına oturun. Kaleminizi elinize alın. Az önce yazmış olduğunuz cümlelere teker teker “henüz” ekleyin. Şimdi yazdıklarınızı yüksek sesle okuyun. Nasıl şimdiden değişmeye başladı mı bir şeyler?

Mevlana’nın dediği gibi “Bulanlar ancak arayanlardır!”

Aylin Geron

Bir Kahve Molası

%d blogcu bunu beğendi: